Anasayfa Markalar Kategoriler Hakkımızda Önemli Bilgiler İletişim
 

Ürün Kategorileri

Motosiklet Modelinize Göre Ürünler
Sw-Motech 2011 Kataloğunu indirmek için lütfen tıklayın...

Trieste - Istanbul 29 Agustos - 6 Eylul 2009

Foto Galeri için lütfen tıklayın...

Bu defa da benzer şekilde başlayabilirim; insanlık için küçük, ama benim için -bu sefer Bulgaristan-Yunanistan seyahatimden daha da - büyük bir adım oldu. Aylar öncesinden, "öyle, böyle bir seyahat yapmak istiyorum" derken, hayallerim, Lord Mehmet'in seyahatnamesini takiben, fikrin de ötesine geçerek Ağustos sonunda gerçekleşti.

Her şeyden önce seyahat ile ilgili, bilenlerin ve o bölgeye daha önce gidenlerin (özellikle Mehmet) bilgisine başvuruldu; motor ile ilgili de birkaç tüyo alabilmek için Ahmet'in başını ağrıttım.

Yol boyunca motorda bir teknik bir sorunla karşılaşmadım; lastiğim patlamadı, falan feşman. İyi ki de patlamamış, yanıma, lastik değiştirme ile ilgili, ön yedek lastik, levyeler ve bir Slime kompresör de dahil olmak üzere birçok ekipman almama rağmen, tam ihtiyacım olduğunda, şişirme konusunda benzinci hava tabancalarının janta sığmaması ve lastiği şişirmek yerine siboba bastırıp söndürmesi sıkıntısını yaşadım. Bir lastik tamircisi bulup şişirtip yola devam ettim; seyahat sonuna kadar da bir daha lastik havasına bakmadım. Ha, tabii unutmadan bir de PSI vs Bar problemi ortaya çıktı, neyse hemen google'dan "bir bar kaç psi'dir?" sorusuna bir cevap buldum; bu kadar internete bağlanmaya ne kadar fatura gelecek merak ediyorum. Öte yandan yola çıkmadan da yüklediğim Google Maps'e de işim çok düştü diyebilirim.

Yola Çıkış ve Trieste'ye Varış

Her neyse; yola çıkış biraz biçimsiz oldu; saat sabah 3'de havaalanında olmak durumundaydık. Uçağımız 5:30'a idi; aklımda bu uykusuzlukla yapmam gereken 200 km vardı. Her neyse Lubjana'ya indik, polis Mehmet'lere yaptığı uygulamanın aynısını bize de yaparak, pasaportları aldı ve bizi bir 15 dakika bekletti. Neyse ki, otobüsü kaçırmadan 15-20 dakika sonra Trieste'ye doğru yola çıktık. Hizmet süper; adamlar motoru vapurla, sizi de uçak ve otobüsle İtalya'ya ulaştırıyor, hiçbir aksama da olmadı. Sabah erken saatte limana geldik, fakat geminin gelişi için birkaç saat beklememiz gerekiyordu. Boş durmayalım dedik, çıkış için gereken haracı hemen ödedik; sonra da uygulamada tecrübeli nakliyeci arkadaşların tavsiyesi ile Trieste'ye dolaşmaya çıktık.

29 Ağustos Trieste - Rab Adası

Trieste çok tatlı bir yer, marinası, kafeteryaları, tipik İtalyan restoranları ve sonradan gördüğümüz plajları ile tam bir sahil şehri. Kahve içerek, pizza yiyerek bekleme süresini bitirip limana geldiğimizde, gemi de yeni yanaşıyordu. Tabii böyle bir geminin yanaşması şehir hatları vapuru gibi olmuyor; biraz sürdü tabii. Her neyse polisi bekle falan derken, yaklaşık bir saat sonra motorun üzerine çıkabildim. Aklıma takılan tek şey, İtalya'dan çıkıştı; rahatlayıncaya kadar Trieste'de daha uzunca bir tur atıp, Slovenya ve oradan Hırvatistan'a doğru yola çıktık.

Italya'dan çıkışımız tahmin ettiğim gibi kolay olmadı; biraz dolaştık. Ne demişler evdeki hesap çarşıya uymaz misali, bizim de evdeki rota çarşıya pek uyum sağlayamadı. Slovenya'ya herhangi bir kontrol olmadan girdik. Zaten Avrupa Birliği olmuşlar galiba sınırlar açık. Fakat otoban girişinde Vignetta diye bir bilet almak zorunda olduğumuzu örgendim, adam illa "yapıştıracam" diye tutturunca, turuncu -neyse ki- çıkartmayı maşanın bir tarafına yapıştırdı.

Slovenya yollarında gidilen kısa bir süre yoldan sonra Hırvatistan gümrüğüne geldik. Bu sefer pasaportları fora ettik, kısa bir sıradan sonra artık Hırvatistan'daydık. Rijeka'yı geçtikten bir süre sonra gitmek istediğimiz KRK Adası'na geldik. Uykusuz olmamıza rağmen adaya geçip bir görmek istedik. KRK adası bayağı büyük bir ada ve içerisindeki kasabalar arası mesafeler çok fazla. Şansımıza, adadan bizim gideceğimiz adaya giden bir feribot olduğunu gördük. Bu nedenle yorgunluğumuzu da göz önüne alarak direkt olarak feribota gitmeye karar verdik. Feribota bindiğimizde zaten uyumaya başlamıştık. Fırtınalı ve 2 saat yerine 2:30 saat süren yolculuktan sonra gece 11'de Rab Adası'nın ıssız bir yerine iniverdik. Oteli bulmamız gerekiyordu, otel dediğime bakmayın, adadaki bir evin kiralık odasından bahsediyorum. O yorgunlukla adanın virajlı yolları gereksiz bir kombinasyon oluşturuyordu, ama 10-15 dakikada gideceğimiz yeri bulduk. Zaten adalar büyük ama düzenli bir yapılanma var; sıra numarası ile apartman karşımıza çıkıverdi ve ilk günü de bu şekilde atlatmış olduk.

30 Ağustos Rab - Brac Adası

Sabah kalktığımızda akşam biz uyurken yağmur yağmış olduğunu gördük. Sonrasında da Brac'daki otelden bir telefon geldi; "burada yağmur var, motorla geliyorsunuz, dikkatli gelin" diye uyarıyordu arkadaş. Yapabildiğimiz kadar iyi bir program yapıp evden çıktık; ev sahipleri iyi insanlardı, başka birileri gelmeyeceği için deniz girip geri gelmemize hiçbir şey demediler. Biz de eşyaları toparlamak zorunda kalmadık. Her neyse, adanın çevresindeki deniz muhteşem görünüyordu; bir tesis bulup önce kahvaltı ardından da kısa bir deniz güneş yaptıktan sonra eşyaları toparlayıp Rab adasında Jablanac'a doğru feribota bindik. 20 dakika süren bu feribot için uzun bir kuyruk olmasına rağmen, motorlu olmanın avantajı ile, geldiğimiz gibi binip karşıya geçtik. Hedefimiz, saat 7:15 Split-Brac feribotunu yakalamak. Aslında seyahat hep böyle koşuşturma şeklinde geçti; bu rota bu kadar kısa zamanda başka nasıl yapılırdı, onu da bilemiyorum. Ayrıca yol, çok keyifli, hep deniz kenarından giden virajlı ve manzaralı yollardı; dolayısıyla insan sık sık da durmak istiyor. Güzel manzaralara doyup, vakit dara girince, bu sefer yardıma otoban geldi, Split'e kadar olan son 140 km'yi sevmesek de otobandan geçecektik. 7'ye doğru Split için otobandan çıktık; Split büyük bir şehir, yolları ve trafiği derken, son yolcu olarak feribota binip Brac Adasina doğru yola çıktık. Neyse ki adaya saatli varıp, akşam çıkıp gezebilecektik. Limana iner inmez otelin sahibi gelip bizi aldı ve otele götürdü; bu sefer otelde kalıyoruz, hatta çocuk, sezon bittiği ve bizle iyi sohbet ettiği için oda yerine daire veriyor. Otelden merkeze yürüme mesafesindeyiz ve çok canlı bir yer olduğu her halinden belli. Tavsiye üzerine gidilen restorandan sonra dondurma almaya gidiyoruz; elimizde yeterince Kuna Hirvat parası kalmadığı ve Euro kabul etmediği için ilk dükkanı pas geciyoruz. İkinci dükkan ise Makedonya'lı bir Türk çıkıyor, oralarda ne aradığımıza adamın aklı ermiyor; biraz sohbet edip, bir dondurmayı ikram olarak beleş alıyoruz.

31 Ağustos Brac - Korcula Adası

Şu Brac'daki arkadaş sabah sabah kafamızı çok bulandırdı, aslında program Mostar'a da uğramaktı; fakat onun yerine Brac Adasının güzelliklerini keşfetmeyi tercih ettik. Yani, Mostar'a gitmeyi çok istiyordum, fakat bir türlü programın bir yerine sokamadım. Asıl sıkıntı bir de konaklamaların çoğunu önceden programlamış olmam; iptal etmek falan çok sorun yaratacaktı, uğraşmak istemiyordum. Otelde çıkıp merkeze gittim, benzin aldım ve lastik havalarını kontrol edeyim dedim. Demez olaydım, allahın sıcağında motor montumla oradan eğil, buradan eğil, ön lastiği şişiremedim. Bir de lanet pompa PSI olarak gösteriyor mu; bizim 34-40'lar hikaye oldu. En sonunda küfür edip bir lastikçi aramaya koyuldum. Seyahatin sonuna kadar da ellemedim; aslında iyi hatırladım, akşam eve dönerken bir kontrol edeyim.  Her neyse, aslında bu oylanma da iyi olmuş, lakin pasaportları da otelde bırakmışız. Murphy kuralı olsa gerek, bir şey ters gidiyorsa, her şey ters gider. Neyse otelden aldığımız ada haritası ile tırmanmaya başladık; ilk önce tarif edilen Widowa ** (** unuttum) noktası, adaların en yüksek noktası olup, iyi havalarda İtalya'yı bile gorebilen bir noktaymış, gidelim bakalım dedik. Gittik, baktık, biriki foto çekip Bol denilen enteresan bir plaja doğru aşağıya döndük. Gercekten de süper bir deniz; motoru park edip biraz yürümemiz gerekti, ama değdi. Bir de bu adamlarda daha ciddi rant bölgeleri oluşmamış; her yerde deniz plaj falan bedava. İçeride standlarda çok normal rakamlara meyve (karpuz, elma falan) gibi gıdalar satıyorlar; hem de her yer tertemiz. Bence çok keyifli ve huzurlu bir ortamdı. Herkese Hırvatistan'a gitmesini şiddetle tavsiye ederim; ama Brac adasını cidden en öne koyarım.

Plajdan sonra bizi ana karaya çıkaracak olan feribota doğru Sumatra'ya yola çıktık; alışılageldiği gibi virajlı bir yoldan sonra ucu ucuna feribotu yakaladık ve iki İngiliz gezginle arka arkaya bindik. Yol boyunca sohbet ettik; bu tür seyahatlerin bence en güzel yanı bu, yeni insanlar tanıyorsunuz ve konuşup birçok şey öğrenebiliyorsunuz. Makarska isimli yine eski yeni karışımı bir yerde feribottan inip, Dubrovnik istikametine, Korcula adasına doğru döndük. Biraz daha trafikli, ama yine son derece virajlı bir yoldan devam ettik. Çok enteresan Delta'lardan ve göletlerden geçip Mostar yoluna el sallayarak Ston'a doğru devam ettik. Korcula'ya geçmek için 7:30 ve 9:00 feribotları vardi. Görünüşe göre ilkini kaçırmıştık, zaten Ston'u da bir görmek istiyordum, Ston'dan Orebic'e -Korcula feribotu- 60 -70 km yol vardi. Ston ortaçağ'dan kalmış bir kale şehri idi ve hala aynı şekilde duruyor diyebilirim. Son derece mistik bir ortamda kahve içip Orebic'e yola çıktık; yol çok virajlı çıktı ve biz 9 feribotunu da kaçırdık. Bu sebeple yemek işini Orebic'de hallettik; aslında orası da çok tarihi bir kasaba idi. Saat 10:30 feribotu ile karşıya geçip yarım saatte otele vardık ve hemen çıkıp Korcula'yı gezdik; olabildiğince tabii ki. Tam bir bira içelim diye oturduk, kadın "kapattık" dedi, bizi dışarı şutladı.

1 Eylul Korcula - Dubrovnik - Budva

Aslında bana göre tatil burada bitti. Bundan sonrası geri dönüş ve bir sonrasını kovalamak oldu. Sabah Korcula'da biraz denize girdikten sonra tekrar feribota binip, akşam yaptığımız keyifsiz Orebic-Ston yolunu yapmak zorundaydık. Ston'dan son gaz Dubrovnik'e döndük; az yol vardi, fakat büyük şehre yakınlaştıkça trafik de artıyordu. Hırvatistan kıyıları için şunu söyleyebilirim; adamların ülkeleri turistik tanıtım için TV kanallarına verdikleri reklamlardan bile daha güzel; bütün sahil şeridi muhteşem manzaralar, plajlar ve koylar dolu.

Dubrovnik'e girip, direkt eski şehrin önüne park ettik. Park yeri bulmadan önce acele ile yokuş aşağı çıkmaz bir sokağa girdim; motorla ucundan çıkabilirim gibi görünüyordu, ama kapalıymış. Motoru geri çıkartamadım, çok dardı, çeviremedim de. Allahtan iki kişi yardıma geldi; sizler bu durumlarda ne yapıyorsunuz bilemiyorum, ama ben motoru yukarı çevirinceye kadar tükendim. Her neyse eski şehir Grad'ın kapısından girdiğiniz zaman, kızlar hariç zaten 14-15. Yüzyıla adım atmış oluyorsunuz; acayip etkilendim; maalesef orada geçireceğimiz 3 saatimiz vardı sadece. Binalar, müzeler ve sokaklar o dönemi solumamanıza imkan yok. Bu arada bazı yerleri savaş sırasında Karadağ tarafından bombalanmış, ama herhalde toparlanmış tekrar.

Saat 6 gibi Dubrovnik'ten motora binip, Budva - Karadag'a doğru yola çıktık. Hırvatistan'ın kalanında rahat bir yoldan sonra Hırvatistan ile vedalaşıp Karadağ'a girdik. Sınırda bir problem yaşamadık, fakat Karadağ = Hırvatistan değilmiş. Trafik, yollar falan daha dağınık; biraz daha dikkat vermek gerekiyordu yola. Kotor'u feribotla geçip akşam 8'de Budva'ya girip, otel sahibinin bizi almasını bekledik. Akşam Budva'da biraz gezdik, eski surlarının içine girdik; keyifliydi. Aslında geceleri her yer güzel. Sonrasında ertesi sabah, merak ettiğim ama biraz da stres olduğum yol var önümde Arnavutluk'u geçeceğiz.

2 Eylül Budva - Arnavutluk - Ohrid

Akşam bindiğimiz taksi şoförünün kafamızı bulandırması sonucu evde yaptığım rotadan değil, farklı bir noktadan Makedonya'yı geçmeye karar verdik. Acaba Via Michelin'in verdiği 10 saat yol doğru mu?? Kardağ'dan çıkabilmek için geçeceğimiz ilk 60 km yolu 1,5 saatten fazla bir sürede alınca galiba doğruydu diye düşünmeye başladık. Son 25 km'yi de, dağlık, virajlı ve iki arabanın ancak sığacağı genişlikte bir yolda geçtik. Bir anda karşımıza bir sınır çıktı; bir bina, iki pencereden geçip, kendimizi Arnavutluk'ta bulduk.

Arnavutluk girişinden birkaç km sonra çok enteresan tek şerit ahşap bir köprüye geldik; aslına orada fotoğraf veya video çekmek için durmak lazımdı. Kimse yol vermiyor, karşıdan gelen arabanın ardı arkası kesilmiyor; e bizim motor da çantalarla bayağı bir geniş, kararttık gözü çıktık köprüye. Tiran'a kadar gerçekten çok sıkıcı ve görsel olarak -tabii Hırvatistan'dan sonra- çok zevksiz bir yol çıktı karşımıza. Sıcak ve yol yapımları ile karşıdan geleni umursamadan sollayan araçlar işi iyice çekilmez hale getirdiler. Sele iyice baymaya başladığında da Tiran'a girdik. Yolun en komik anlarından biri şu oldu; sağda bir tabela gördük Tiran 39 km diye "oh ne guzel az kaldı" falan diye düşünürken, bir iki dakika sonra yeni bir tabela; Tiran 45 km. Her neyse Tiran'da yol kenarında bulduğumuz pizzacıdan yemek yiyebilmek için Euro bozdurduk. Aslında sonradan yol kenarında çok tipik et lokantaları falan gördük, ama ben çok yorulmuştum. Seyahat boyunca mola konusunda çok pinti davrandık; durduğumuz er anda gerçekten de yorulmuştuk. Tiran'dan sonra yol daha yeşil bir hal aldı ve Elbasan'a doğru tırmanmaya başladık. Çok virajlı ve karşıdan hatalı sollamaların devam ettiği  bir gidişten sonra Elbasan'a girdik; artık Makedonya sınırına çok yakındık. Güneş batarken sınıra geldik; sınırda Arnavut bir zat, benden bir kağıt istedi; ben ne istediğini anlamadım, ama içimden de inşallah kağıdı almaya geri yollamaz diye düşünmeden de edemedim. Her neyse, istemedi.

Makedonya sınırında Kamyon şoförleri kavga ediyorlardı; ama bize sirayet eden bir şey olmadı; Sınırdan sonra yarım saat içerisinde Ohrid'e vardık. Ohrid, meşhur Ohrid gölünden almış ismini; deniz gibi bir gölün kenarına kurulmuş. Kalacağımız otel kale içerisinde yeni yapılmış temiz bir yerdi. Biraz taksilere sorarak, biraz da tahmin ederek sonunda onu da bulduk ve motorumuzu park edip, değiştikten sonra göl kenarına yürüdük. Tahminimden çok daha kalabalık bir yerdi, neredeyse Bodrum çarşısı gibi diyebilirim. Benim hoşuma gitti enteresan bir yerdi gerçekten de. Bu arada tabii kilo almaya da başladık; ye iç, nereye kadar.

3 Eylül Ohrid - Kalampaka

Sabah göl kenarında bir kahvaltı yaptıktan sonra, otel sahibinin tavsiyesi üzerine göl kenarında bir yere, göle girmeye gittik. Galiba daha önce gölde yüzmüşlüğüm yoktu; havuzda yüzmek gibi bir şeymiş. Fakat biraz irtifa -700 metre gibi galiba- olduğu için hava biraz daha serin gibiydi. Her neyse otel sahibi burada da bizi süre konusunda çok ellemedi; bu yüzden rahat rahat otele gidip eşyalarımızı toplayabildik. Öğleden sonra Bitola'ya doğru yola çıktık; Yunaistan'a geçişi o noktadan yapacaktık. Geniş fakat virajlı bir yoldan Bitola'ya geldik; geldigimiz gibi de giremeden uzaklaşmaya başladık. Ne oldu falan derken, pas geçtiğimiz  dönüşte parçalanmış bir tabelada Bitola sağa gösterdiğini farkına vardık. Demek ki böyle şeylere hazırlıklı olmak gerekiyormuş; tabelalar kayıp veya dağılmış olabilirmiş. Her neyse sonunda sınıra vardık. İşte o anda bir hata yaptığımıza uyandık; saat farkını gözden kaçırmıştık; Yunanistan'a girince saatimizi 1 saat ileri alacaktık; bu da yol yaparken bir saat kaybedeceğiz demekti. Nitekim öyle de oldu.

Yunanistan'a girdik, ortam biraz değişti; girişten biraz sonra bir kasabada yemeğe oturduk. Kalkışta saat 6 olmuştu ve daha çok yol vardı ve birazcık da yollardan aklım karışmıştı. Her neyse işler biraz yoluna girer gibi oldu, rotada birkaç noktaya ulaştık ve otobana çıktık. 60 km kala otobandan çıkıp, Kalampaka'ya doğru virajlı bir yola başladık. Hava kararıyordu ve yolda bizden başka pek insan yoktu; ne yalan söyleyeyim, Yusuf kardeş beni ziyarete gelmeye başladı, ama pek de renk vermiyorum. Tabelalar Kalampaka'yı gösterdiğinde ise artık çok yorulmuştuk ve oteli aramaya koyulduk. İngilizce konuşan birini bulmak imkansızdı ve en sonunda oteli aradık. Birkaç dakika içerisinde bir scooter'la otelin sahibi geldi bizi alıp otele götürdü. Manastır Misafirhanesi diye bir oteldi ve içerisi gerçekten de değişik bir şekilde döşenmişti. Bir değişip kendimizi şehir merkezine attık; soğuk bir bira içip gezdik.

4 Eylül Kalampaka - Tassos

Otel sahibi benim akşam geldiğim yolu bana yeni yolmuş gibi tarif etti, ama ben yemedim tabii. Oraya gelip en azından birini görmeden gitmeyelim dediğimiz manastırlardan Büyük Meteora'ya gezmeye gittik. Gerçekten de enteresan o çağlarda o dik kayaların üzerine o manastırları nasıl kondurmuşlar. O sıcakta motor pantolonları ve ekipmanla oralarda yürümek 270 basamak çıkmak biraz zor geldi. En azından sabah kahvaltısını erittik dedik ve oradan yolumuza devam ettik. Aksam geçtiğimiz virajlı yollardan sonra otobana çıktık, neredeyse son 18 km Keramoti Limanı'na kadar da aynı otobandan çıkmadık. Bu arada Kalampaka'dan cikarken depoyu fulledim; otobana çıktım, 140 - 150 km gibi bir süratle bayağı bir gittikten sonra Selanik'i geçtim. Otobanda hiç benzinci yoktu, sonra yoldan çıkmak zorunda kaldım. Burada böyle ufak bir bilgi vereyim, adamların otobanı üzerinde hem çok çıkış yok, hem de benzinci yok gibi bir şey. Kavala'ya da girmeden otobandan direkt Keramoti çıkışına geldim. Geçen sefer de yaptığıma çok pişman olduğum hatayı telafi etmek, hafta sonu dinlenip Tasos'da kalmak için saat 6 feribotuna bindik; bu seyahat rekoruydu, ilk defa bir yere bu kadar erken varıyorduk.

Tasos'a vardik, oteli bulmak çok zor olmadı; fakat oteli beğenmediğimiz için başka bir yere geçtik. Sonuçta iki gün boyunca dinlendik.

6 Eylul Tassos - İstanbul

Maalesef tatil bitti; kahvaltı ve yola çıkmamız gerekiyor. Saat 11 feribotu ile ana karaya geçip, Alexandropolis'e doğru otobana çıktık. Çok önceden ayarlamıştık, Alexandropolis'te öğle yemeğimizi yiyecektik ve bir arkadaşımla buluşacaktık. Otobana çıkar çıkmaz başlayan şiddetli rüzgar bizi İstanbul'a kadar bırakmadı. Ipsala'dan içeri girmek sınırların en zoru oldu; mevzuat değişmiş falan. Sıralar karıştı, önce bir yere, sonra başka bir yere, imza kaşe 45 dakikayı buldu çıkışımız.

Yol boyunca deli bir rüzgar yedik; sersem gibi oldum, saat 9 gibi evden içeri girdik. Çok yorulduk, 2700 km yol yaptık. Bir daha olsa gider miyim, giderim herhalde.

 

Yazar : Ümit Bey
Yazarın Diğer Yazıları

 
YükleniyorYükleniyor